Yirmibeş yıl kadar önce, İsviçre´de, yanlış hatırlamıyorsak Cenevre´deyiz.
Türkiye´de de uzantıları olan Eskenazi ailesinden Paul ile tanışmışız ve ufak-tefek iş ilişkilerimiz başlamış. Baba Eskenazi, Türkiye´den ve iyi-kötü Arapça bilen birinin geldiğini duyunca heyecanlanmış. Mısırda geçen ocukluğunu, gençliğini, yaşıyormuş Arapça´da ve yıllardır da konuşamamanın sıkıntısı içindeymiş. Uzatmayalım, İbrahim Eskenazi´nin “bir akşam yemeği” davetini kabul etmek zorunda kaldık.
Paul´ün şu anda anımsayamadığım çok lüks ve çok pahalı iki kişilik arabasıyla eve hareket ettik. Yaklaştıkça kent merkezinden uzaklaşıyorduk. Sonunda, bir dere kenarında, “yemyeşil”le ifade edilemeyecek kadar düzenli ve bakımlı bir bahçede bulduk kendimizi. Ev dediysek, biraz farklı mimariye sahip taş yapı idi. Burçlu-murçlu, yontulu falan bir yapı. Mimaride “Şato” dediklerinden biri yani… İbrahim Emmi heyecanla karşıladı. Aynen bizdeki gibi, iki kolu ile sıkı sıkı sarıldı… “Hoş geldiniz, safa getirdiniz” anlamındaki “Ahlan ve sahlan” ifadesini ard-arda kaç kez kullandığını sadece Allah bilir…
Bahçenin tamamen tesviye edilmiş özel cins çimle kaplı bir alanına kurulmuş kocaman masaya buyur edildik. Beyazın beyazı var derler ya, bu masadaki örtü ve peçeteler galiba en beyazı idi ve kolalanmıştı. Gümüş şamdanların pırıltısı, kristal bardaklarla oynaşırken güneşin yedi rengini yansıtıyordu adeta…
Oturur oturmaz, iki mini etekli genç kız bir yerlerden zuhur etti. Mini etekli, dantel geçirilmiş beyaz önlüklü idiler. Gülümseyerek yaklaştılar Yanı başımızda da neredeyse iki metre buyunda zayıf bir adam… Fraklı, parlak kuşaklı, bir kolu beyaz peşkirli, kafasının çıplak tarafı yandan getirilen saçla izlenmiş, bir ortaçağ filminden çıkıp o gün için şatoya gelmiş gibi.
Bir metre kadar yaklaşan kızlar belli-belirsiz reverans yaparak durduklarında, beyaz eldivenli, bir kolu peşkirli “saygıdeğer uşak” inanılmaz zarafetle aldığı şarap şişesi ve bardaklarla öyle bir servis yaptı ki, böylesine bir jest ve mimiksiz fakat maharetli hareketi hiç mi hiç görmemişiz…
Adını sanını duymadığım bir takım yemekler sunuldu. Heyecan ve sevinçten çocuklar gibi neşelenen İbrahim Emmi, Saygıdeğer Uşak Beyefendi ile bir an bakıştıktan sonra bize dönüp, “Şimdi, gerçekten şerefinize hazırlattığım çok özel bir yemek geliyor!” derken ellerini oğuşturuyordu…
Üç dakika geçmeden tertemiz toplanmış masanın orta yerine her biri en azından 12 santim çapında, sekiz bodur mum getirip dans eden dilberin el hareketleriyle yakıverdiler. Hemen ardından da, tepsi irisi bir kap getirip üstüne koydular. Anlaşıldı değil mi, mum alevi sayesinde, tepsideki yiyecek, her ne ise, sıcak kalacak…
Servise yine bendenizden başlanıldı. Bu seferki tabak ta, gümüş kaşık ta çok daha büyüktü. Gümüş çatal, sadece iki dişli idi. Bir de, şu hortum sıkılırken kullanılan, kelebek vidalı kelepçe aleti vardı ki, ne işe yarayacağını kestiremedik. Bilinmedik aletler karşısında, rezil olmadan kurtulmak için İçimizden dua ediyoruz ha bire. İşte bu duygular içinde kendimizle boğuşurken tabağa, soslu moslu yiyecekten ilk parça getiriliverdi; yabancı değildi ama anlayabilmek, daha doğrusu tabakta kabul edebilmek için uzun sayılabilecek bir süre geçti. Kabuklu salyangoz, nasıl olursa olsun kendini gösteriyor.
Nasıl cayacağızın hesabına acilen daldık ve “Hiç yememiştim, bunun nasıl yeneceğini bilmi…” Laf bitmedi. İbrahim Emmi, “Ben göstereyim” diyerek kelepçeyi bir salyangoza geçirip sıkıştırdı. Kaşığı, ağzı yukarı gelecek şekilde tabağa koyup içine bir kıdım etmek yerleştirdi. Ardından çevirerek sosu kaşığa döküp “fırt” okkalı bir çektirerek yuttu. Etini de, iki dişli çatalla kabuktakini alıp… Gerisini ne söz sorun, ne de biz anlatalım…