Altmışlı yılların ilk yarısıydı. Okulumuzda devam mecburiyeti olmadığından Ankara´ya sınavdan sınava gidiyorum. Kadıncık Baraj ve Santrallerinin Belçikalı Müşavir-Mühendis Firmasında tek Türk olduğum için maaşım dolgun.
Sanırım yine bir sınav döneminde Ankara´dayım. Nefis Karadeniz Pidesi yapan lokantaya yakın olduğundan Samanpazarı´nda bir otelde kalıyorum. Boş bir gün, kirvemin oğlunu, öğrenci birkaç arkadaşıyla Bahçelievlerde kiraladıkları evde ziyarete gittim. İçlerinde para kazanan tek kişi olduğum için sucuk içi yapmayı önerdim ve kıymayı, baharatı salatalık malzemeyi alıp geldim.
Hummalı bir çalışma, kıyma hazır… Tavaya atmak üzereydim ki, limon olmadığını fark ettik. Dışarı fırladım. Yakınlarındaki manav tezgahlı bakkala uğrayıp sordum, “Bey, ekşi limon taneyle mi, kiloyla mı?”. Bakkalın kaşları çatıldı. Uzunca süre dik dik baktıktan sonra ayaklarıma indirdiği bakışlarını yavaşta tepeme kadar taradı. Bu hareketine ne anlam vereceğimi düşünmek için uzun bir süre tanımıştı. Neden sonra konuşmaya başladı, “Yani kılık kıyafetinize bakıyorum da, alay etmeyi yakıştıramıyorum. Limonun tatlısı olur mu ki ekşi limon soruyorsunuz?”.
Ne diyeceğimi şaşırdım. Adana´da limon lafı, hele o yıllarda, kolay kolay ağızdan bekar çıkmaz, mutlaka eşi ile, yani ekşi limon yahut tatlı limon şeklinde arz-ı endam ederdi. Hatta siptilli ve tablacı söylemi ile “Eşki leymun – Datlı leymun” olarak ifade edilirdi. Tatlı limon ya ilaç kabul edildiği ya da sevildiği için fazlaca tüketildiğinden esaslı manav ürünlerinden sayılırdı çünkü…
Bakkal bunu bilmiyor, tamam, bilemeyebilir; gelgelelim ben de nasıl açıklayacağımı bilemedim. “Biz…” dedim “Ekşi limon alırken hep ekşi limon deriz de, Adana´da yani… Tatlı limona limon dersek ekşisini yani ekşi limonu biz lahmacun ve limonatada bazen de koruk asmasıyla ama o da üzümken tatlı olduğu gibi limonumuzun ekşisi…” Toparlamaya çalıştım güya, “Turunç ekşi ya, portakal olunca tatlılaşır, aslında bu da turunçken limon olduğunda tatlı ama kokusu zayıf…” Saçmalık sürerken bakkal başını yarım daire sağa çevirerek üst üste lahavle çekiyordu galiba. Sonunda anlattığımı sanıyorsam da, eminim, adam içinden şeytana lanet okuyarak malı taneyle teslim etti.
Yıllar sonra Macaristan´da bahsi geçti. Adana´ya ziyaretime gelen Prenek isimli kadın turunçları görünce “Aman Allahım yollarınızda portakal var” diyerek çığlık atmış, ben de onu gerçek bir portakal bahçesine götürmüştüm. Tesadüf, bir de tatlı limon ağacı vardı. O da inanmadı ama tadına bakınca yıldızlı on düzeyinde mutlu bir şaşkınlık geçirdi. Dönüşünde önüne gelene anlatmış.
Kısa bir süre sonra Budapeşte´ye gideceğimi Prenek´e bildirdim. İki dakika geçmeden teleks tıkırdadı. Baktım, Prenek´ten; “Sevgili Nurettin Ur (Ur, dillerinde Bey demekmiş), Sizi tekrar görmek bizi özellikle beni mutlu edecek. Çünkü limonun tatlı da olabileceğine kimse inanmıyor. Lütfen gelirken birkaç tane getir?”
Götürdüm… Abartılı söz olacak ama tam yeri; gittiğim gün Budapeşte ahalisinin yüzde 52´sini beni bekler buldum. İncecik dilimler halinde kesile kesile bir saatte 2 kilo “datlı leymun” sır oldu gitti.