Dokuz yüz altmışlı yılların ilk yarısı… Hep birlikte olduğumuz iki arkadaşla Eski Baraj´dan Demir Köprü´ye doğru güle oynaya yürüyoruz. Bir ara uzaktan gelen zılgıtlı, melodili sesler duyduk.İlerledikçe yükseldi sesler. Biraz daha yaklaşınca kaynağı bulduk. Demir Köprü´ye varmadan 50-60metre kadar önce, sağ tarafımızda, yoldan 25-30 metre kadar içeride kulübe irisi yapı. Şen şakrak şamata oradan geliyormuş. Merakla, yaklaşmak istedik; nasıl peydahlandığını fark etmediğimiz karadonlu, en az ellilik, iri-yarı bir hatun kişi, “Hoop, delianlılar… Erkek giremez!..” deyince geri döndük…
Öğrendik ki, bu yer, ünlüüü Zilli Dede´nin makamıymış. Yatır yani… Bir diğer ifadeyle, “Ziyaret…” Mübarek zat, bebeği olmayan inançlı ve düzgün kadınları - bi-iznillah - nur topu gibi bebek sahibi yapıyormuş. Bu nedenle de ziyaretçileri kadınlarmış. Esas adı Etem Dede´ymiş; millet tefle-zille geldiğiiçin “Zilli” olmuş zamanla…
Sonraları birkaç kez daha geçtik Zilli Dede yakınlarından. Yeşili bol arazide olduğu için bazı ziyaretçilerin gelmişken yanlarına çıkınlarını da alıp aynı zamanda piknik yaptıkları da oluyordu. Aralarında, giyim-kuşam ve hareketleriyle “Ben sosyetedenim” diye, sesiyle değil de, görünüşleriyle bağıranlar az değildi. Sanırım, gelen grupların hepsi de yanlarına tef-darbuka alıyordu. Hem içeriden, hem de piknikçilerden darbuka ve zil eşliğinde ve koro halinde oyun havaları duyulabilirdi çoğu zaman.
Öğrendik, öğrendik… Çocuğu olmayan kadınlar gelip mum yakıyor, Fatiha-yi şerif okuduktan sonra muhteremin kabrine karşı şakır şakır oynayıp göbekler atıyor. Bu arada tekrar tekrar duasını yapıyor:
- Al sana göbek, ver bana bebek!..
“Allah´ın hikmetinden sual olunmaz” derler… Bir süre sonra hamile kalıp ta tosun gibi bebek doğuran kadınlara örnekler anlatılırmış. Yok, o kadar göbeğe kadar bebek olmuyorsa, basarlarmış teşhisi-tanıyı: “Yok anam yok, herif kısır, kadın ne yapsın!..”
Böylesine uzman kadın-doğum mütehassısının geçmişini merak edip araştırmaya kalktığımda çok farklı efsaneler, yüzlerce yıllık zaman aralıkları ve değişik hikayelerle karşılaştım. Söylencelerin tamamı Horasan´dan geldiğine işaret ediyor. Bazılarına göre Ramazanoğlu ahfadıyla, 14´üncü yüzyılda gelmiş. Fakat çoğunluk 16-17 veya 18´inci yüz yıllardan bahsediyor.
Zilli Dede´nin bebekçilik dışında bir marifeti de kayıp eşyalar üzerineydi. Diyelim ki, Zülbiye Hanım bilenziğini (Adanacası bilenzik´tir. Bilezik dediğinizde 22 ayarın altına düşer) kaybetti. Aramadığı yer kalmadı ama bulamıyor. Son çare, Zilli Dede´ye gelecek. Fakat bu kez esas adıyla seslenecek:
- Etem Dede, Etem Dede/Miltanı keten Dede/Bul kaybolan bilenziği/Sana dokuz göbek atam Dede…
Zülbiye Hanım evine dönüp de hiç akla-fikre gelmeyecek yerde bilenziğini buldu, buldu; bulamadıysa bilecek ki, mal çalınmış. Hırsızlık bu şekilde kanıtlanınca kimin çaldığını bulmak falcıların işi…
Genel kanı şu ki, Zilli Dede, her biri hikmet sahibi oniki kardeşten biriymiş. Bunlar, Çoban Dede, Bulut Dede, Ali Dede, Cabbar Dede, Durhasan Dede, Muhyiddin Dede, Ateş Dede, Tosun Dede, Sadık Dede, Yoğurt Dede, Bulamaç Dede ve bacıları Sultan Abla… hepsi aynı anadan-babadan mı, bilinmiyor. Eskiden belki de hepsinin makamı vardı. Bulu Dede, Ali Dede Çoban Dede´nin nerede olduklarını biliyorum ama diğerleri için bir şey söyleyemem.
Her ne kadar sürçü-ü lisan ettik ise affola!..