Çok küçüktüm; o günleri ancak kalın çizgileriyle anımsayabiliyorum. Ateş, boğaz ağrısı,halsizlik, mecalsizlik yakalamış, bırakmıyor bir türlü. Büyük halam olsa çabucak iyileşirdim ama, Rahmetli bağda.
Bademcik beni pek sık tutardı. Hissettiğim anda soluğu halamın yanında alır, şikayetimi bildirirdim. O da ufak bir kontrolden sonra, “Abovvv… Gadasını alsın halası, yumurta gibi olmuş yumurta!..” deyip bolca zeytinyağını avuçlarına iyice yaydıktan sonra boğazımı ovmaya başlardı. Yutak tarafında birleşen parmaklarını rahatsız etmese de hissedilen basınçla kulak memelerimin altına kadar çekerek bir bakıma masaj yapardı. Ardından da temiz tülbentle sarıp eve gönderirken “Halası gurban, anana söyle, ılık sütle balnan karıştırıp içirsin” diye tembihlerdi…
Anneme “Halam olsaydı!..” dediğim anda beni yengeme emanet edip karşımızdaki çıkmaz sokakta oturan Ebe Emiş Abla´yı getirdi. O da “boğaz kaldırırmış”. Yaşlıca, ufacık gözlü, başında her zaman sarısı fazla yazması olan beli kuşaklı kadındı Ebe Emiş Abla. Elini alnıma koyduğu anda üstündeki ter kokusundan rahatsız oldum. O da zeytinyağı ile masaj yaptı ama halam gibi değildi eli. Öyle bir bastırıyor ki, boğmaya çalıştığını zannedip ağlamaya başladım. Annemin sakinleştirici sabır telkinleri ve iyileşme vaadleriyle sakinleşmiştim ki bu kez sırt üstü yatırıp ağzımı açtırdı. Başındaki yazmayı işaret ve orta parmağına dolayıp ağzıma soktu. Bademciği patlatıp iltihabını boşaltacakmış. O pis yazmadan zaten iğrenmiştim Kurtuluş ısırmakta buldum… Emiş abla can havliyle geri sıçrayınca annem de müdahale etti ve işkence sona erdi.
Ne var ki hastalık devam ediyordu…
Bu kez eve gelen komşulardan biri “Kurşun döktürdün mü?” diye sordu. Annem “Yok vallaha, aklıma bile gelmedi” deyince komşumuz ayaklanıp “Haber vereyim, Çiçek abla gelsin” deyip gitti. Çiçek Abla ve eşi uzun yıllar önce mahallemize gelmiş, daracık iki katlı bir eve yerleşmişti. Çocukları yoktu. Yanılmıyorsam Erzurum veya Kars tarafından kan davası yüzünden kaçmışlar, Adana´da yeni hayat kurmuşlardı. Çiçek Abla kurban derilerini alıp kırkarak yününü tarar, yumuşatır, el çıkrığı ile (kirmen) iplik haline getirip kendine ve eşine giysiler, çoraplar örerdi. Bu işlemlere rast geldiğimde saatlerce bıkmadan ve hayranlıkla izlerdim.
Çok geçmeden kapı çalındı, Çiçek abla çıkınıyla geldi. Ondan sonraki detayı anımsamıyorum; aklımda kalan, kalburun ortasına içi su dolu tencere, dört tarafına da soğan, tuz, ekmek parçası ile üzerlik konulduğu. Kepçeya doldurduğu kurşun parçalarını ateşte eritmesi de gözlerimin önünde… Kara kurşun gümüşi sıvı hale gelirken başımdan aşağı battaniye örtüldü. Kalbur üstüme getirildi.. Çok güçlü “Cosss-cıp!” sesinden anladım ki kurşun suya dökülmüştü. Saniyeler sonra da Çiçek Abla “Abbovvv, günah günah… Tüh, tüh, tüh!.. Yazık vallaha yazık!.. Şuna bak şuna, göryon mu?” ve benzeri ifadelerle anneme hitap ediyor, annem de suda tuhaf şekiller almış kurşuna bakarak söylediklerini anlamaya çalışıyordu. Sonunda öğrendik ki nazaralara gelmişim, yüreğim kararmış. Neyse ki kuşun parlak çıktığı için hepsinden kurtulmuşum.
O akşam İğneci Suphi Amca gelip krom kutusundaki şırınga ve iğneleri ispirto ocağımızda kaynattı, “Penisilin” dediği yeni icat ilacı hazırladı. Yarıya kadar doldurduğu beyaz karışımı kalçama boşalttı.
Ertesi gün iyileştiğimi hissettim. Komşu kadına göre kurşun kurtarmıştı… Annem, yeniden nazarlara gelmemem için iğneden bahsetmedi, sadece “Allah seni düşürmesin…” diyerek kapattı konuyu.