Sıtmayı az çok tanıdık ama bizden önceki kuşaklar daha iyi bilir. Bölgemizde her yaz sık rastlanan fena bir hastalıktı. Sivrisinek tarafından bulaştırıldığı kesin. Bundan 40 – 50 yıl öncesine dek bilinçsiz sulama yoktu. Önüne gelen plastik boruyu bağlayıp pınarları, derecikleri köreltmez, kurutmazdı. Ormana keçi sokulmadığından ağaçlarımız daha bol, ormanlarımız çok daha gür olduğu için yağış ta daha fazlaydı. Atalarımız “Her şeyin fazlası zarar” demiş. Bolamadı suyun da zararını görmüş Çukurova; her yanı irili ufaklı göletlerle, bataklıklarla çevrili. Tam da mübarek sivrisineklerin kuluçka ve gelişme yatağı yani. Minicik olduğuna bakmayın, sazende sayılabilecek kadar ince saz sesi çıkararak yanaşır, ne zaman sokar, ne zaman kaçar bilinmez. Ardından kaşı Allah kaşı. Sen dirseğini kaşırken bir de fark edersin ki serçeparmağın ikinci boğumunu halletmiş.
Neticede, kaşıntı dediğin geçici… Eğer tırnağınla mikrop kaptırmadıysan sorun yok. Amma velakin bir de sıtma riski var. Bu hayvan, kan emerken sıtmayı bulaştırabilir ki, kinin isimli ilaç buluncaya dek sayısız insanı imamın kayığıyla öteki dünyaya taşımıştır… Ateşli, berbat bir hastalık. Ateş o derece yüksek ki, eskiler “Isıtma” demişler önceleri. Sonradan tasarruf tedbirleri sonucu olsa gerek, (I) harfini kaldırıp “Sıtma” şeklinde ekonomik boyuta indirmişler.
Sıtma ile savaş eskiden beri var… Örneğin Seyhan Nehri kenarına bol miktarda zakkum dikilirmiş ki, hem süsü, hem de sinek kovucu niteliğinden yararlanılırmış. Bölgemizde, daha motopomp icad edilmeden önce, itfaiyeci tulumbası ile bataklık ve gölet kenarlarına petrol türevi püskürtüldüğünü gösteren fotoğraf var arşivimde.
Derken, efendim; öğrenmişler ki Okaliptüs denilen bir ağaç türü, dikildiği yerde ne kadar su varsa içip kurutuyor. “Ammann!..” Demişler, “Bu ağaç bize çok lazım...” Devlet eliyle Avusturalya´dan binlerce fidan getirilip sıtmanın en yaygın olduğu yörelere dikilmiş. Çoğu dikememişler, atmışlar; bataklık yerde nasıl dikecen gardaşım!.. Sal üstünden atılan fidanlar, maşallahı var, bataklıktaki muazzam enerjiyle dinelip dinelip (Adanaca: dikilmek, ayağakalkmak) boylanmış. Büyüdükçe de tabanını kurutmaya başlamış. Öyle de çabuk gelişmiş ki, Anavatanı Avusturalya´dan gelenler bile hayran kalmış. Tarsus Karabucak Ormanları bu uygulamanın en belirgin örneği. Şimdilerde bilmem ama, Kadıncık santralleri inşaatında çalıştığım 60´lı, 70´li yıllarda bu ormanda pikniğe giderdik. Zıpladığımda, zeminin sıvı üstünde yüzdüğünü hissedebilirdim.
Bilimsel araştırmalar, okaliptüs türlerinin her yıl tonlarca suyu yer altından somurup havaya verdiğini kanıtlamış. Şimdilerde, Avustıuralya bile sınırlamış bu su canavarını. Bizde bulundurulmasının nedeni de zaten sıtmayı önlemek için bataklık kurutmaktı. İşte bu yüzden halkımız Frenkçe yerine Türkçe ve en yakışır ismi takmış: sıtma ağacı… Gerçi bu kampanya öncesinde de getirilmiş yöremize. 1886´da Fransızlar tarafından getirilip Adana – Mersin Demiryolu boyuna dikilmiş.
Çabuk büyüdüğü için iyi bir odunluk. Kerestesi pek makbul sayılmasa da geçmişte meyve sandığı üretiminde fazlaca tüketilirdi. Yaprağından elde edilen yağ ilaç sanayinde ve temizlikte kullanılabiliyor. Özellikle pastillerde, bazı pomat ve diş macunlarında tüketilmekte. Odunundan yüksek nitelikli kağıt üretiliyor. Özellikle ince kağıt üreticileri, düzgün ve homojen ürün için okaliptüsü yeğ tutuyor. Taşıdığı yağ nedeniyle birçok hayvancık için iticidir fakat çiçek zamanı bal arıları için iyi bir polen kaynağı olduğunu okudum.