Sene 1979. İran´da “İslami Devrim” denilen Ayetullah Ruhullah Humeyni çıkarması yapılalı sadece birkaç ay olmuş, o ışıl ışıl Tahran iki hafta içinde adeta kararmıştı.
Tedavüldeki parada hala Şah Rıza Pehlevi´nin resmi vardı ama bütün banknotlarda bu resmin üstüne belirgin biçimde çarpı işareti konmuştu. Bir defasında alışveriş yaparken verdiğim parayı satıcı hiddetle iade etti. Baktım, Şah´ın resminde çarpı yok; öyle olunca da para geçmiyor. Büyükçe bir banknottu. Otele gidince çantamdaki kalın uçlu bir kalemle çarpıyı attım ve birkaç dakika öncesine kadar sadece basılı bir belge olan kağıt bir anda geçerli para oluvermişti.
Havaalanı´na iner inmez hangar gibi bir yere alıp tek tek kontrol ediyorlardı. Üstünüzdeki para, yüzük, saat, kolye, fotoğraf makinesi, hatta hesap makinesi bile bir forma yazılıyor ve çıkışta bu formu göstermeniz sıkı sıkı tembih ediliyordu. Bir de, bozdurulan döviz fişi ile otel faturalarının mutlaka getirilmesi hatırlatılıyordu.
Parite aklımda değil ama, resmi kur ile karaborsa kur arsında en azından şöyle bir yirmi-otuz kat fark vardı. Yadsınacak bir fark değildi. Otele yetecek kadar parayı resmi kurdan, gerisini de karaborsadan bozdurdum. Bir kuyumcunun gizli kasasından çıkardığı değerli iki yüzüğü bu paralarla ve bana çok ucuza gelen fiyatla aldım.
Birkaç gün sonra çıkış holüne geldiğimde gördüklerimle şok oldum. Adamlar, yolcuları tek tek kulübeye alıp iç çamaşırına kadar soyarak didik didik arıyorlar. Çanta-valiz tamamen boşaltılıp yeniden yerleştiriliyor. Döviz fişleri ve faturalar karşılaştırılıyor. Girişte beyan etmediğim ikiyüz dolar var ama yetmiyor, bu bir; bir de iki değerli yüzük var ki, yakalandığım takdirde esaslı bir sorun olacağı kesin.
Eminim ki kulübeye alındığımda bende bet-beniz kalmamıştı. Genç bir görevli soyunmamı istedi. Öncelikle omuzuma asılı fotoğraf makinemi çıkarıp masaya koydum. Ceketi çıkarırken görevli gülümseyerek “Ruznamecisiiiz?” diye sordu. Azeri Türkü imiş. Son heceyi uzattıkları zaman tıpkı Kıbrıstakiler gibi, o sözcüğü soru haline getiriyorlar. Ruznameci´nin gazeteci olduğunu biliyorum; içimdeki korkuyu bastırmaya çalışarak “Evet” dedim. Bir an durdu, gülümsemesi biraz daha boyutlanmıştı. “Azizi Nesin´i bilirsiiiz?” sorusu beni az çok rahatlattı, “Tabii ki” dedim. Bu arada bir kolumdan kurtulmuş ceketimi yakalayıp tekrar giyinmeme yardımcı olarak ricasını iletti, “Benden çok selam edesiz, onu çok sevdigimi söyleyesiz” şeklindeki ricasına biraz daha eklemeler yaparken önüne koyduğum kağıtları toplayıp katlayarak iade etti. Girişte verilen formu şak şak damgalayıp iyi yolculuklar diledi.
Çantamı, valizimi açmama fırsat vermemişti bile. Meğer birçok kitabını hayranlıkla okumuş. Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal´e de hayranmış.
Aziz Nesin; Yusuf Ziya Ortaç gibi, Orhan Seyfi Orhon gibi, Türkçeyi çok iyi kullanan yazarlarımızdan biri olduğu kadar yazdıklarını su gibi okutan usta idi. Bu bakımdan zaten hayranıydım. Hatta bir ara “öztürkçe” modasına uyup ta ifadesindeki akıcılığı yitirince üzülmüş, hatta haberi olmadan küsmüştüm. Neyse ki pek ısrarcı olmadı ve eski tarzına dönüş yaptı da kendim küsmüştüm, kendim barıştım. Ne var ki, Seyhan Belediyesi´nin Şenliğinde kendine ev sahipliği yapıncaya kadar hiç karşılaşmamıştım.
İranlı Azeri görevlinin hayranlığı sayesinde, rahmetlinin çok büyük desteğini görmüş, olası bir ciddi beladan kıl payı kurtulmuştum.
Sanırım ateist olarak öldü. Fakat ben yine de can-ü-yürekten rahmet diliyorum. Mekanı Cennet olsun.